………………………………………………………………..
31 Mart 2024 yerel seçimleri öncesinde sahneye çıkan tabloyu hatırlayalım: Güçlü söylemler, iddialı projeler ve neredeyse kusursuz bir gelecek tasviri…
“Büyük umutlar” üzerinden kurulan bu dil, toplumda ciddi bir beklenti oluşturdu. Ancak aradan geçen iki yıla rağmen, bu beklentilerin ne ölçüde karşılandığı sorusu bugün daha yüksek sesle soruluyor. Çünkü ortada, geniş kesimleri tatmin edecek somut ve gözle görülür bir icraat tablosunun henüz oluşmadığı yönünde yaygın bir kanaat var. Bu durum, doğal olarak hayal kırıklığını büyütürken, erken seçim tartışmalarını dahi gündeme taşıyor.
Urfamızda zaman zaman bir yönetim refleksi haline gelen “Dün dündür, bugün bugündür” anlayışı ise bu hayal kırıklığını daha da derinleştiriyor. Seçim döneminde verilen sözlerin kısa sürede gündemden düşmesi, toplumun en temel ihtiyacı olan güven duygusunu zedeliyor.
Oysa unutulan bir gerçek var: Bu şehirde yaşayan insanlar olup biteni yakından takip ediyor, söylenenleri de yapılmayanları da hafızasına not ediyor.
Şanlıurfa, 6360 sayılı kanunla büyükşehir statüsüne kavuştuğundan bu yana önemli bir dönüşüm sürecinden geçti. Altyapıdan ulaşıma, sosyal projelerden kentsel dönüşüme kadar pek çok alanda değerli adımlar atıldı. Bu büyük kazanımları ve vesile olanları yok saymak büyük haksızlık olur. Ancak mesele geçmişte ne yapıldığı değil, bugün şehrin potansiyeline ne kadar yaklaşılabildiğidir. Ve kabul etmek gerekir ki, son dönemde bu potansiyelin gerisinde kalındığı yönünde güçlü bir toplumsal algı oluşmuş durumda.
Bu noktada iki temel sorun öne çıkıyor: Görev ve sorumluluk bilincinin yeterince içselleştirilememesi ve liyakat ilkesinin gerektiği gibi uygulanmaması.
“Yönetimde ehliyet, birikim ve tecrübe yerine farklı kriterlerin belirleyici olması; plansızlık, koordinasyon eksikliği ve kaynak israfı” gibi sorunları beraberinde getiriyor.
Oysa sağlıklı bir yönetim anlayışı; “şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat” üzerine inşa edilir. Bu üç sacayağı eksik olduğunda, yapılan her hata sadece bugünü değil, geleceği de ipotek altına alır.
Bir diğer dikkat çeken mesele ise siyasetin niteliğine dair. Kamuoyunu yönlendirme gücüne sahip olması gereken bazı kalemlerin, kısa vadeli çıkarlar uğruna ilkesiz bir çizgiye savrulması, eleştiri kültürünü de zayıflatıyor. Halk arasında “trol” olarak adlandırılan ve her dönemde birilerine yaranma üzerine kurulu bu anlayış, gerçek sorunların konuşulmasını engelleyerek yapay gündemler üretmekle meşgul. Ancak burada sorumluluk sadece bu kişilere ait değil; bu zemini oluşturan, besleyen ve teşvik eden yapının da sorgulanması gerekiyor. Çünkü talep varsa, bu tür yaklaşımlar varlığını sürdürmeye devam eder.
Toplumun sağduyusu ise çoğu zaman en doğru terazidir. Kimin samimi, kimin menfaat odaklı olduğu er ya da geç ortaya çıkar. Kısa vadeli kazanımlar uğruna ilkesizliği tercih edenler, uzun vadede en büyük kaybın itibar olduğunu acı bir şekilde tecrübe eder. Önümüzdeki süreç bu anlamda önemli bir sınav olacak. Dün söylediklerini bugün inkâr edenler ile tutarlılığını koruyanlar arasındaki fark daha net görülecek.
Unutulmamalıdır ki!!
Siyaset, günü kurtarma sanatı değil; güven inşa etme meselesidir. Güven ise ne söylemle ne de maddi imkânlarla kazanılır. Güven; duruşla, samimiyetle, vicdanla ve tutarlılıkla inşa edilir.
Urfamızın hak ettiği güzel günlere kavuşması dileğiyle…
Hoşça kalın.
Yazar Ahmet Emrah ERCAN