Şanlıurfa’mızda yıllardır süregelen ve her geçen gün daha da büyüyen en temel sorunlardan biri hiç kuşkusuz çarpık kentleşmedir. Plansız, denetimsiz ve çoğu zaman günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlarla şekillenen bu yapılaşma..
Şanlıurfa’mızda yıllardır süregelen ve her geçen gün daha da büyüyen en temel sorunlardan biri hiç kuşkusuz çarpık kentleşmedir. Plansız, denetimsiz ve çoğu zaman günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlarla şekillenen bu yapılaşma anlayışı, bugün artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaşmıştır.
Kentleşme, bir şehrin gelişmişliğinin göstergesi olması gerekirken; bizde ne yazık ki kontrolsüz büyümenin ve ihmalin bir sonucu hâline gelmiştir. Hızla artan nüfus, özellikle göçün etkisiyle daha da ivme kazanırken, mevcut altyapı ve hizmet kapasitesinin yetersizliği bu sorunu derinleştirmiştir. Zaten sınırda olan sistem, artan yük karşısında alarm vermektedir.
Çarpık kentleşmenin bedelini ise yalnızca estetik kaygılarla sınırlı düşünmek büyük bir yanılgıdır. Bu durum; şehirde yaşayan insanların huzurunu, yaşam kalitesini ve hatta doğanın dengesini doğrudan etkilemektedir. Doğaya yapılan her müdahale, bir süre sonra farklı şekillerde karşımıza çıkmaktadır. Dere yataklarına yapılan bilinçsiz yapılaşmaların sel felaketlerine davetiye çıkarması, aslında doğanın bize verdiği açık bir uyarıdır.
Son otuz yılda hız kazanan yapılaşmaya rağmen altyapı yatırımlarının aynı ölçüde ilerlememesi, ranta dayalı imar uygulamaları ve özellikle Karakoyun gibi dere yataklarının yapılaşmaya açılması bu sorunun başlıca nedenleri arasında yer almaktadır. Sigorta, Bağlarbaşı, Süleymaniye, Kamberiye, Eyyübiye, Yakubiye, Atatürk ve Dedeosman mahalleleri ise çarpık kentleşmenin en yoğun hissedildiği bölgeler olarak öne çıkmaktadır. Bu mahallelerde yaşayan vatandaşlar, her gün altyapı eksiklikleri ve plansızlığın getirdiği zorluklarla mücadele etmektedir.
Öte yandan, yıllardır gündemde olan kentsel dönüşüm projelerinin beklenen hız ve etkinlikte ilerlememesi de ayrı bir sorun alanı oluşturmaktadır. Hızmalı ve Atatürk mahallelerinde başlatılan yıkımların ardından ortaya çıkan manzara, ne yazık ki umut vermekten uzaktır. Aradan geçen uzun zamana rağmen bu alanların moloz yığınları hâlinde bırakılması, hem çevre hem de halk sağlığı açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu durum, şehir planlamasında bütüncül ve sürdürülebilir bir vizyonun eksikliğini açıkça gözler önüne sermektedir.
Artık günü kurtarmaya yönelik çözümlerle vakit kaybetme lüksümüz yok. Şehrin geleceğini kurtaracak adımların bugünden atılması gerekiyor. Altyapı yatırımları hızlandırılmalı, dere yatakları ve riskli bölgeler kesin bir şekilde yapılaşmaya kapatılmalı, kentsel dönüşüm projeleri ise şeffaf, hızlı ve insan odaklı bir anlayışla tamamlanmalıdır.
Aksi takdirde bugün görmezden gelinen her sorun, yarının daha büyük felaketlerine zemin hazırlayacaktır. Unutulmamalıdır ki şehirler, sadece beton yığınlarından ibaret değildir; şehirler, içinde yaşayan insanların hayatıdır. Ve o hayat, plansızlığa kurban edilemeyecek kadar değerlidir.
Yazar Ahmet Emrah ERCAN