Genel

BÖLÜNMÜŞ COĞRAFYA’NIN ACI HİKAYESİ

Tarih boyunca güçlü devletlerin değişmeyen bir alışkanlığı olmuştur: Zayıf olanı sömürmek. Güçlü olan, çıkarı için zayıf olanın toprağına, kaynağına, hatta kaderine el koymayı kendinde hak görmüştür. Bu uğurda yapılan zulümlerin,..

BÖLÜNMÜŞ COĞRAFYA’NIN ACI HİKAYESİ

Tarih boyunca güçlü devletlerin değişmeyen bir alışkanlığı olmuştur: Zayıf olanı sömürmek.

Güçlü olan, çıkarı için zayıf olanın toprağına, kaynağına, hatta kaderine el koymayı kendinde hak görmüştür. Bu uğurda yapılan zulümlerin, işgallerin ve kanlı savaşların sayısını tarih kitapları bile artık sayamaz hâle gelmiştir. Özellikle son yüzyılda artan nüfus, enerji ve hammadde ihtiyacı büyük devletlerin iştahını daha da kabartmış; silahlanma yarışı hız kazanmış ve dünya neredeyse sürekli bir savaş atmosferine sürüklenmiştir. Silah fabrikaları çalıştıkça, dünyanın farklı köşelerinde masum insanların kanı dökülmeye devam etmiştir.

1970’li yıllarda dünyaya “sömürgecilik bitti” diye bir masal anlatıldı. Oysa gerçekte değişen sadece yöntemlerdi. Artık ülkeler doğrudan işgal edilmiyor; darbeler, ekonomik baskılar, istihbarat operasyonları ve iç karışıklıklar üzerinden kontrol altına alınıyordu. Bugün ABD, İsrail, İngiltere, Rusya ve Çin gibi küresel güçlerin dünya siyasetindeki müdahalelerine bakıldığında, sömürgeciliğin sadece elbise değiştirdiği açıkça görülmektedir.

Ortadoğu bunun en acı örneklerinden biridir. Yıllardır konuşulan Büyük Ortadoğu Projesi, istihbarat örgütlerinin faaliyetleri, Suriye ve Filistin’de yaşanan dramlar, Afganistan’dan Irak’a uzanan işgaller zinciri ve petrol zengini ülkeler üzerindeki ekonomik baskılar, dünya siyasetinin gerçek yüzünü gözler önüne sermektedir. Bu savaşların ve müdahalelerin bedelini ise hiçbir zaman karar vericiler değil, masum insanlar ödemektedir. Yıkılan şehirler, parçalanan aileler ve geleceği çalınmış milyonlarca insan… Geride kalan tablo budur.

2010 yılında patlak veren ve “Arap Baharı” adı verilen süreç de bu karmaşık oyunun bir başka sahnesi oldu. Başlangıçta özgürlük ve demokrasi talepleriyle ortaya çıkan protestolar, kısa sürede birçok ülkede iç savaşa dönüştü. Bazı yönetimler devrildi, fakat yerlerine gelen şey çoğu zaman özgürlük değil kaos oldu. Otorite boşlukları, bölünmüş toplumlar ve bitmeyen çatışmalar… Bedel yine halklara ödetildi.

Ne yazık ki İslam coğrafyasındaki birçok yönetim de bu oyunun dışında kalmayı başaramadı. Kendi halkının çıkarını savunmak yerine küresel güçlerin politikalarına göre hareket eden yöneticiler, ülkelerini bağımsız bir çizgide tutmakta başarısız oldu. Dahası, aynı coğrafyayı paylaşan Müslüman ülkeler birlik ve dayanışma göstermek yerine çoğu zaman birbirleriyle rekabet etmeyi tercih etti. Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Irak ve İran gibi ülkeler ortak bir irade ortaya koyup bölgesel sorunlara birlikte çözüm üretmek yerine çoğu zaman kendi aralarındaki siyasi çekişmelerle meşgul oldu. Bu tablo ise en çok küresel güçlerin işine yaradı.

Bölünmüş, parçalanmış ve birbirine güvensiz bir coğrafya; dış müdahaleler için her zaman en uygun zemindir. Bugün gelinen noktada acı gerçek şudur: Zengin doğal kaynaklara sahip olmasına rağmen İslam coğrafyasındaki birçok ülke birlikten uzak, dış etkiler karşısında kırılgan ve kendi içinde parçalı bir görünüm sergilemektedir. Kardeşlik yerine rekabeti, dayanışma yerine dış güçlere yakın durmayı tercih eden yönetimler ise bu tabloyu daha da derinleştirmektedir.

Dünyanın artık yeni savaşlara değil, gerçek adalete ihtiyacı var. Çünkü güçlülerin hukukunun hüküm sürdüğü bir dünyada barış sadece bir temenniden ibaret kalacaktır.

Yazar Ahmet Emrah ERCAN

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL